17 Mart 2010 Çarşamba

18 Mart Çanakkale DESTANI


Yıl 1915
18'indeyiz Martın.
Kendine gel biraz!
Pek tekin değil Çanakkale'nin suyu,
Geçilmez bu boğaz...
Geçilmez bu boğaz...
Bizi
Ne topun yıldırır,
Ne kurşunun.
Çünkü artık başladı cengimiz.
Er meydanında bulunmaz dengimiz...
Sen misin Mustafa Kemal'im ileri diyen?
İşte fırladık siperden.
Sırtına yüklenmiş kahraman
Seyit 276 kiloluk mermiyi,
Koşuyor bataryasına ateşler içinden.
Bu mermi denizlere gömecek Elizabet'i,Buvet'i...
Yanıyor bugün Anafartalar yanıyor
Denizler yanıyor,
Dağlar yanıyor.
Zafer bizimdir artık
Düşman zırhlıları batıyor...
Türk'üz
Muzaffer olarak doğmuşuz bir kere.
Bir karış toprak uğruna kimimiz şehit oluruz,
Kimimiz gazi.
Hiç değişmez bu yazı.
Dünyada her yer geçilir belki.
Geçilmez Çanakkale Boğazı.

Fahri Ersavaş.
Çanakkale Zaferinin 95.inci yıl dönümünde Şehitlerimizi saygıyla anıyoruz.

16 Mart 2010 Salı

Her AŞK bir EFSANEDİR...


Çocukken, babamın görevi nedeniyle bulunduğumuz İzmit'ten, çok sık olmasa da İstanbul'a yola çıktığımızda başlardı rüya benim için.
Her seferinde aynı heyecanı duyar, içim içime sığmazdı.Orda geçirdiğim zamanlar da hep sihir gibi gelirdi bana.

Akraba ziyaretleri içinde de en çok annemin halasına yapılan ziyaretler mutlu ederdi.Kocaman bahçesi vardı, ahşap üç katlı evlerinin meyve ağaçları ile çevrili.Bahçenin içinde de küçük, küçük birbirine sıralanmış dört tane ev daha.
Müştemilat'miş çok daha önceleri.Ben bildiğimde için de kiracılar otururdu.

Halanın torunları vardı, benden büyük, benden küçük.Hepimiz o koca bahçenin içinde koşa ,koşa çeşitli oyunlar oynardık, kimse de tasalara düşmezdi düşsek bile...dizlerimizi silkeler kalkar devam ederdik oynamaya.

Evin ön bahçesinden yine ahşap merdivenlerle çok güzel bir tahta iskeleye inerdik...denizin kıyısına.
İskelenin üstün de oturur ayağımızı sallandırırdık denize.
Tam karşımızda ki ''Kız Kulesi''ne doğru. ''Hadi yüzerek gel!'' derdi sanki bana doğru seslenerek.
Cesaretlenmek için kim yüzebilir diye iddialar atardık ortaya daha yaşlarımız yakın olanlarla.Büyükler çoktan yüzmüştü zaten bir kaç kez.


Salacak'tı semtin adı.


Ev hala durur orda, tadilatlardan geçmiş olarak. Ama daha arkada, sahil yolunun ardında. Denizden daha uzak. Bahçesinde sıkış tepiş beton villalar. Halanın çocuklarının ve torunlarının paylaşamadığı, o nedenle de mütahite verilip, anlaşamamanın sonuçsuzluğunda bomboş...


Kız Kulesi'nin o iskeleden ''yüzerek gel bana'' deyişi ,hala anılarım da oyunlar oynar bana.


İstanbul da benim gibi...yaşlı kadınlar gibi, yaşamışlıklarını, hikayelerini anlatmayı sever sonuçta.

Onun hikayelerinden çok efsaneleri vardır aslında.Efsanelerin de yalanı, doğrusu tartışılmaz. Böyle olduğu için efsanedir zaten.

Başlar anlatmaya yaşlı İstanbul ;

''Afrodit Mabedi rahibelerinden Hero aşka yasaklıdır. Ancak bir yemekte, genç Leandres ile tanışır. Kadere meydan okumanın başladığı andır bu.Ya da meydan okumanın bir kader olduğu an...

Sonrası aşk ve tutku dolu gecelerindir.


Leandres, Hero'ya ulaşmak için gecenin serin sularına atlar ve yüzerek kuleye ulaşır. Hero ise bu aşk adına,denizi aydınlatabilmek için, ateş yakmaktadır.
Bu yasak buluşmalar bir çok gece böyle yaşanır gider. Ateş sadece denizin değil onların da aşklarını, aşkları adına çıktıkları yolu aydınlatmaktadır.
Ne varki bir gece Leandres'in, Hero'ya doğru yüzdüğü o anlarda, bir rüzgar o ateşi söndürür. Deniz aniden karanlığa bürünür.
Sevgilisinin yaşadığı, kendisini beklediği kuleye ulaşamayan genç aşık yolunu kaybeder ve deniz onu karanlıklarına çeker.
Sabah gün doğduğunda cesedi bulunur.
Bunu gören Hero'da acıya dayanamayıp kendini sulara bırakır, hayatına son verir. Afrodit'in lanetimidir bu? Aşk ile ölüm şehrin sularına yazılmıştır artık...''


Efsanelerden biri böyledir işte.


Bu aşk ve kader kulesinin farklı hikayeleri de vardır tabii.
Tarihin öteki olaylarına ya da gerçeklerine bakıldığındaysa, kimi zaman gümrük istasyonu, kimi zaman bir anıt mezar olarak kullanılmıştır.

Sunay Akın bir ara Kız Kulesi'ni Şiir Cumhuriyeti ilan etmişti.

Salacak'tan bakıldığında, güneş kulenin arkasından çok güzel batar.Bu şehirde yaşamanın şiirini daha derinden hissedebiliyorsunuz o zaman...

27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü

Hayatı tanımlarken büyük, büyük konuşmayı severiz, ''dünyada ki rolümüzü oynayıp, gideceğiz işte!'' ler, ''hayat bir sahne biz de onun oyuncularıyız'', ''benim üstüme biçilen rol bu'' demeler.Yaşamımızın ortasına, anlamına oturtmuşuzdur sahneyi, üstümüze giymişizdir rollerimizi.


Bunları benimseye,benimseye çağımızın getirdikleriyle fena rol de kesmeyiz hani.


Özelimizde, iş hayatımızda, günlük yaşamımızda kendimizi ortaya koymaktan çekinirken, maskelerimizin arkasına saklanmayı da öğretmiştir hayat bize.

Bunlar kişilerin kendi oyunları, kendi sahneleri.Başarı ve başarısızlıkları da kişisel.


Bir de bu dünyanın bilinmeyen zamanlarından gelen,eğlenmek,renklenmek için yaşama yaratılan sanat eseridir gerçek anlamında tiyatro.Sanatçı'lardır oyuncuları, kurucuları.


1948 de kurulan Uluslararası Tiyatro Enstitüsü, 1961 yılında aldığı kararla, 27 Mart'ı Dünya Tiyatrolar Günü ilan etmiştir.Üye ülkelerde Tiyatro Bayramı olarak kutlanır 27 Mart.
Her ülkenin Sanat ve Tiyatro adamlarınca sahnelerde bildiriler okunur, ücretsiz oyunlar sahnelenir.

Türkiye'de bu konudaki ilk Ulusal Bildiri, yaşamını tiyatro'ya adamış Muhsin Ertuğrul, tarafından okunmuş.

Bu yıl da bir çok oyun ve gösteriyle ülkenin dört bir yanında kutlanacak ve tüm gösteriler ücretsiz olacaktır.Belki de...parasızlık, vakitsizlik bahaneleriyle uzak kaldığımız bu muhteşem sanat'ın renkleriyle bir gün olsun boyanalım...derim.

Etkinlikleri aşağıdaki linkte görebilirsiniz.