ece temelkuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ece temelkuran etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2012 Çarşamba

Fotograf...Kayıt...Ses

..........................................................................................................................................................
Yapı Kredi Yayınları'nın Ocak 2012 de yayınladığı,''Fotografını Bekliyorum'' bir ''Sabahattin Ali'' sergisi...
Elimdeki kitabın bir hazine olduğunu hissettiriyor bana.Sabahattin Ali'nin yaşamının, ailesinin içine girmiş, ailesinden,arkadaşlarından biriymiş gibi ona yakın, onunlasınız sanki...
''Beni kim hatırlarsa gülümseyecektir.Şimdiye kadar olduğu gibi, bundan sonra da sevdiklerim arasında hayattan korkan, yeis içinde olanlar bulunursa, onlara elimden geldiği kadar teselli ve cesaret vereceğim, onları felaketime karşı gülmeye sevk edeceğim ve hiç kimse benim dünyada en çok göz yaşı dökenlerden, cesaret ve neşesi az olanlardan biri olduğumu tahmin etmeyecektir.''
(Ayşe Sıtkı İlhan'a Mektup'tan.23 Ağustos 1933,Sinop)
Mutlaka edinin derim...
.............................................................................................................................................................
''Kayda Geçsin'' çünkü; bu zamanlar, o zamanlar...
NEDİM İLE AÇIK GÖRÜŞ: '' YA CESETSİN YA TOHUM ''
'' 'Arkadaş deli mi oldun sen! ' diye bağırdım: 'Ödümü kopardın!'
Avukat -tutuklu görüş odasının büyük penceresinden, ben Ahmet'le konuşurken Ahmet'in arkasından zıplayıverdi Nedim. Kocaman adam, kocaman gülüyordu.Ahmet hücresine giderken onu getirdiler görüş yerine.Baktım epey neşeli.İçimden 'Alıştı artık' dedim, 'alışmalarına sevinmemiz ne tuhaf 'dedim sonra.Ya da başlangıçta öyle bir niyetle masaya oturduk. ''
"Umut pek güven duyduğum bir sözcük değil, ben inadı tercih ederim.
Umudum yok olsa bile inadım var. İnsanın, yine de, her şeye rağmen iyi olabileceğine, bu ülkenin içinde, dövüldükçe içinin çok derinine kaçmış bir iyilik tohumu olduğuna dair bir inatçı imanım var. Benim de, benim gibilerin de bu ülkeye dahil olduğunu söylemek, sonra yeniden söylemek için sağlam tutmaya çalıştığım bir inadım var. Biz varız. Yani biz de varız..." diyor Ece Temelkuran.
Okuyun derim...
..............................................................................................................................................................
Yapı Kredi Yayınlarının Ocak 2010 da çıkardığı ''Nazım Hikmet Büyük İnsanlık-Kendi Sesinden Şiirler'' kitap albümü'nü bilirsiniz.
Bedri Rahmi Eyüpoğlu'nun kayda aldığı...
Nazım'ın sesinden şiirlerini dinlerken, şair'in kendi şiirini okurken kattığı ritmin doyumsuzluğunu nasılda aktarır dinleyene.

İşte yine Yapı Kredi Yayınları Şubat 2012 de, Orhan Veli'nin şiirlerini kendi sesinden dinleyebileceğimiz, ''Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti'' adlı albüm kitabı da çıkardı.
Genel yayın yönetmeni Raşit Çavaş'ın yayına hazırlamış.

Bir ev, aile ,arkadaş ortamında...çevrenin sesleriyle,kapı gıcırtılarını bile duyabileceğiniz bir kayıt.

O kadar doğal okumuş ki Orhan Veli şiirlerini, gözlerinizi kapatıp İstanbul'u dinliyorsunuz sanki...
(Gülüşmeler)
Bana Oktay (Rıfat) fena halde içerledi.
Ben her şeyi oradan indiriyorum sanki.
O zamanlar karpuz alıyor yedek subay alayında gizlice.
Hanginiz bilir diyordu,karpuzun içini yiyip benim gibi Orhan'a kabuğundan fener yaptığımı...
(Gülüşmeler)
Sıradaki ''Tren Sesi''
Bu sevdiğim şiirlerden biri.
(Orhan Veli)

Gülbin Tatlıağız

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Bir Paylaşım


Bu sıcaklar beni öldürecek sanırım!
Ne enerjim ne de bir şeyler yapmaya isteğim var.
Blog sayfamı açıyorum boş boş bakıp kapatıyorum tekrar.
Ne okuduğum kitaplar, ne filmler... fazla da seyretmiyorum bu aralar zaten.

Tatili ve cennetimi bekliyorum, ama o kadar uzun geliyor ki ona ulaşacağım zaman bile...Eylül'ün sonuna daha çok var işte.
Mehtap aradı sabah.''Dün gece senin kulaklarını çınlattık bol bol'' diye.''Ece Temelkuran'ın bugün okuduğum yazısı seni düşündürdü bana'' dedi.
İşten dönüşte okudum.O kadar içten ve içimdendi ki ben yazmasamda paylaşmak istedim.
Gözümde, gönlümde dolu şu an.Bu kadar kolay... ve imkansız.

Gülbin Tatlıağız

Bu kadar kolay ve bu kadar imkânsız...

09 Ağustos 2010 Pazartesi, 12:01:20
Yazan: Ece Temelkuran

Rüyanda sadece balıkları görecek kadar yüzsen. "Bir balığı ne zıplatır suyun dışına?" sorusu kemiksiz on beş dakika içini ele geçirene kadar yüzsen. "Herhalde müthiş bir fikir geldi aklına" cevabını epey mantıklı bulacak hale gelene kadar... Kimselerin olmadığı koylarda tatlı tatlı yüzerken çıkan çıkır çıkır deniz sesini dinleyecek kadar sessiz olmalı ortalık. En fazla bir zargananın burnunun dibinden geçişinden korksan. Sudan çıkınca balıkların renklerinden konuşsan.



Sonra, İş Bankası'ndan emekli olunca kendini küçük teknesine atan Kamil Kaptan en az 30 tane denizkestanesi çıkarmalı dipten. İlk darbeyi o vurmalı, sonra sana geçirmeli "karadikeni". Bugün senin görevin denizkestanesini fazla sıkmadan, kıpırdayan dikenleri avuçlarını gıdıklarken, yumurtaları ayıklayıp ağır ağır, azar azar tabağa koymak olmalı. Zaman diye bir şey kalmamalı onuncudan sonra. Telaş, senin ancak televizyondan bildiğin insanlara ait bir acayiplik olmalı artık. Sen bir denizkestanesi bir başka denizkestanesine sarılmak isteyince ne kadar kederlenebilir, sadece bunu merak etsen.



Domatesler kırmızı suyunu salınca salatanın zeytinyağına "Oh be!" demelisin. Bir tek rakı kadehine doğru tıkırdadığında şükretmelisin. Çipuranın yanaklarının ne kadar etli olduğuna hayret ettiğinde... Teknede kesilen kavunun kokusu deniz kokusuna karışıp da ruhun serinlediğinde... Küçük radyoda aniden Belkıs Özener "Aşkın bahardı..." diye başladığında... Sallanan teknede minik bir uykuya doğru devrildiğinde akşam güneşinde... Uyanıp balıklara bakarak suda ayıldığında... Bata çıka yenen şeftalinin suyu dirseklerine kadar aktığında tekrar denizde balıklarla yıkandığında... Teker teker bunlara işte şükretmelisin.



Akşam güneşi kaybolmadan, benim eflatun saatimde, yıkanmış paklanmış bir balıkçıya oturmalısın sonra. Çok sevdiğinden emin olduğun dostların olmalı, sadece güzel şeylerden bahsetmeliler. Şef garson küçük sürprizler yapmalı, ben diyeyim ıhlamur sosunda sübye yumurtası, sen de sakızlı ahtapot. Hadi bir de parasını almasın, öyle tatlı bir şef garson çünkü. Yaptığı sürprizden mutlu olan cinsten, en sevdiğim.
Sonra lokanta masaları arasında dolaşan komik, uykulu çocuklar
olmalı. Artık telden çember yapmıyorlar, bir tabancadan bir anda yüzlerce balon çıkarıyor bu çocuklar, bunu görmelisin. Hıza kesmiş her şey. Kafanı kurcalamalı; kayaların, ağaçların ve insanların kenarından arabalarla ve hızla geçtiğimizde ne kadarını görebiliriz ki baktıklarımızın? O kayaların, o ağaçların ve o insanların yanından yürüyerek geçen geçmiş zaman insanlarının kim bilir nasıl çalışıyordu kalbi, bunu düşünmelisin. "Hay aksi!" demelisin, "Bu çağın nasıl bir şiiri olabilir ki?" demelisin. Sonra bir çocuk havaya fışkırttığı balonları tek tek yakalamaya çalışınca, her birini patlatmadan şişeye yerleştirmeye nafile olsa da inatla gayret edince tekrar inanmalısın insanın her çağın marazını yenebilecek kudrette olduğuna. Bir Tanrı varsa muhakkak çocukların çekirdeğinde, böyle şeyler geçmeli aklından.



Sabah olmalı tekrar. Bir ihtiyar çıkmalı ortaya. Bastonuyla iki büklüm deniz kenarında. Birden kocaman bir deniz gözlüğü takmalı. Bastonuyla adım atmalı denize, yürümeli suda, beline kadar. Sonra bastonuna tutuna tutuna bir sokup bir çıkarmalı kafasını suya. Bastonuyla denizde yürüyen ihtiyarın sırtı küçük, esmer bir adacık olarak görülmeli ara ara. Bulduğu denizyıldızlarını hiçbir şey söylemeden genç kadınların masasına bırakmalı.
Güneş batarken kendine doğru dönmeli gözlerin. Kendine sövüp sayıp
tatlı tatlı, sonra kendini affetmelisin. "Nereden baksan" demelisin, "fena insan sayılmam". Yola yine de kendinle devam etmeye karar vermelisin. Ağustosböcekleri gibi ses çıkardıkça içi boşalan, sesi bittiğinde ruhuyla birlikte eti de kabuğunu terk eden birisin sen. Nereden baksan...



Sabah olunca yeniden, bir domates koparsan dalından, biber acı çıksa of of of yansan, salatalığın kokusu eline bulaşsa ve kabuğunu alnına yapıştırsan, peynir sürprizini yapsa, nasıl güzel nasıl... Simit olsa, sıcak olsa namussuz, çok yesen. Böyle işte çay da kendince dünyanın en güzel çayı gibi olsa... İyi bir gün daha geçirsen yani. Yani sadece insanca bir gün daha. İnsana yakışan cinsten bir tek gün daha...
İyi olursun. Bahse girerim daha iyi bir insan olursun.



Bir de benim güzel kardeşim, düşünsene, bu memlekette herkese böyle birkaç gün verilse... Böyle birkaç güne şükredebilecek sükûnet ve neşe... Düşünsene arkadaş, ne biçim yaşardık... İnsan gibi, insana yakıştığı gibi. Büyük bir sofrada beraber efkârlanıp sonra hep beraber gülen insanlar gibi... Şimdi bu fikir, bu hayal, senin gözünü doldurmuyor mu benim kardeşim? Benimkileri dolduruyor işte. Bu kadar kolay olmasına ve bu kadar imkânsız...

8 Ağustos 2010 Pazar

Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita

Sadece uzaklardan gelenler bilirler evlerinin kokusunu.
Yollara, evlerimizi anlamak için çıkılır.
Fakat yolda bulduğun cevaplar eve geldiğinde, yakalanmış kelebeğin renklerinin sönmesi gibi parça parça dağılır.
Yola ait cümleler, yazıktır ki hep yolda kalır. Onlar, yolun cevaplarıdır. Döndüğünde anlatacağın hep biraz renksiz hikayedir....
Cevaplar, suyun altında çok renkli görünen ama sudan çıkarıp kuruduğunda renkleri sönen çakıl taşları gibidir. Bu, sana böyle gelir.
Oysa yeni çocukların yeni yollara çıkması için o çakıl taşlarını getirmek, sözün büyülü suyuyla yeniden ıslatmak, renklerini yeniden canlandırmak gerekir.

Göz doyar mı? Ne kadar görse, doyar? Bazı gözlerin ne görse öğüten bir bakışı vardır; doymaz kapanana kadar. Akıl kaç soruyu cevapladığında soru sormaz artık?
Belki akıl, cevapladıkça çoğaltır soruları. Kaç yüz gördüğünde görmüş olursun bütün yüzleri?
Kaç tanışma sona erdirir şaşırmayı? Göğüs ne zaman sonuna kadar dolmuş olur aldığı nefeslerden? Son nefesini verdiğinde mi?...
Bazısı insanların, durulmadan ölür. Kimisi yosun tutmaz hiç. Dünya ve insanlık, o insanların hayalleriyle iyileşir.

Ece Temelkuran

7 Mart 2010 Pazar

MUZ SESLERİ















İnarritu filmlerini izlemişsinizdir...


Ece Temelkuran'ın bu kitabını okurken onun filmlerinden birinin senaryosunu okurmuş gibi heyecanlandım.

Farklı mekanlardaki, farklı hayatların Ortadoğu'nun kalbi Beyrut'da çarpışması...

Yıllardır tüm politik,toplumsal duyarlılığını sergilediği köşe yazılarını okuduğum yazar, ''MUZ SESLERİ''nde, yine aynı duyarlılıkla, Ortadoğu'nun bitmez tükenmez iç savaşını, bu savaşın içinde yaşanabilecek o güzelim ...o fedakar...o verimli aşkı öyle güzel anlatmış ki!...






İmkansızlıklar içinde sevmeyi,sevdikleri için kurulan hayalleri...


Kitabın en başında sondan hikaye çıkarıyor yazar ve şöyle diyor;


3.kitap TOZ


Hakikat tozdaydı; gördüm...


Pencereyi açtım.Evin içine yığılan rüzgar, 2006 sonbaharının sonsuz sayıda elleriydi.

Sırtımın ardında mütereddit bir kuş sürüsü:

Duvarla hiç bir boşluk bırakmadan yapıştırdığım, üzerlerine çakıl taşı koyup yeri kapladığım defter yaprakları havalandı. Taşlar yuvarlandıkça sanki bir hikaye, bütün yolcularıyla birlikte alabora oluyordu.



Ev, artık hikayeden başka bir şey değil.


Ne bu eski, sarı kazak oluyor üzerime, ne de bu siyah pantolon...Büsbütün başkasının hikayesini giyinmişim üzerime.Bende artık rüzgarla alabora olan çakıl taşlarında biriyim.

Şimdi bir hikaye anlatabilirim.


Toza...Dönebilirim.



Daha fazla kitabın içine girmek istemiyorum...
mutlaka okuyun derim...


Kitabın 1.Basım'ı Ocak 2010 da Everest Yayınları'ndan çıktı.

Ece Temelkuran'ın diğer kitapları;
Bütün Kadınların Kafası Karışıktır (İletişim 1996)
Oğlum Kızım Devletim-Evlerden Sokaklara Tutuklu Anneleri (Araştırma-Metis 1997
İç Kitabı (Şiir Metin .Everest 2002)
Kıyı Kitabı (Everest 2002)
İçeriden ve Dışarıdan ( Everest 2005)
Biz Burada Devrim Yapıyoruz, Sinyorita! (Everest 2006)
Ne Anlatayım Ben Sana! ( Everest 2006 )
Son Kitabı ''Ağrı'nın Derinliği'' Verso Yayınları tarafından Mart 2010 da Londra ve New York'da yayınlanacak.